ULUSLARARASI İLİŞKİLER ANALİZ PORTALI 
                                     

Türkiye’nin Sahadaki Başarısını Masaya Taşıması: ABD ve Rusya ile Güvenli Bölge Mutabakatı


Dr. Burak ÇAKIRCA



2011 yılından itibaren, bölgesel ve küresel aktörlerin doğrudan ya da dolaylı olarak müdahil olduğu/etkilendiği Suriye sorunu, Türkiye için Suriyeli mülteciler meselesi ve terör tehdidi merkezinde ilerlemiştir. Tarihsel süreç içerisinde, sorunun uluslararasılaşması Türkiye’nin pek çok faktörü hesaba katarak ve çok katmanlı bir siyaset izlemesini gerektirmiştir. Esed yönetiminin yönetme erkini kaybettiği bölgelerde, özellikle DEAŞ gibi terör unsurlarının ortaya çıkması, Suriye’nin kuzeyinde bir otorite boşluğunu beraberinde getirmiş ve Suriye üzerinden kendini söz sahibi sayan devletlerin ayrılıkçı unsur olarak nitelenen yapıları desteklemelerine yol açmıştır. 2014 yılından itibaren ABD, PKK’nın uzantısı olan YPG/PYD unsurlarını, DEAŞ terörüne karşı askeri teçhizat ve eğitim faaliyetleriyle desteklemeye başlamış ve bu durum bir terör koridorunun oluşmasına yol açmıştır. Sahada DEAŞ ile mücadele olarak okunan ama siyasi haritaya bakıldığında Suriye’nin kuzeyinde özerk bir Kürt kantonu yaratmak olarak görülen bu destek, uzun yıllardır PKK terörü ile mücadele eden Türkiye’nin ciddi güvenlik tehditleri hissetmesine sebep olmuştur. Nitekim bu duruma karşı Türkiye başlangıçta diplomatik süreçle güvenli bölge tesisi konusunda bir çaba içinde olmuş, sonrasında askeri olarak da 2016’dan itibaren bu amacı çerçevesinde sahaya inmiştir.

ABD İle 13 Madde Mutabakatı

Barış Pınarı Harekâtı Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtı ile başlamış olduğu Suriye’nin kuzeyinde yaşanan gelişmelere dair vermiş olduğu ve sonuçları bakımından yeni sayfaların açıldığı bir öneme sahip olmuştur. Harekât, Türk diplomasi tarihinde önemli ve değerli bir kapsama sahip olacak gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Operasyonun başlamasından sonra Suriye Milli Ordusu ile birlikte ciddi bir ilerlemenin yaşanmasının yanında, özellikle de ABD iç siyasetinde Kürtleri yalnız bırakmakla itham edilen Trump’ın çabaları sonucu ABD Başkan Yardımcısı Pence, Ankara’ya gelmiş ve Türkiye ile ABD 13 maddeden oluşan bir mutabakata varmışlardır. Mutabakatın detayına geçmeden önce ABD heyetinin Türkiye’ye gelmesine saatler kala ortaya çıkan Başkan Trump’ın mektubu, devletlerarası nezaket kurallarının uzağında bir muhtevaya sahip olmakla birlikte iletişimciler açısından bir karizma saldırısı olarak değerlendirilmiştir. Mektubun heyetlerin görüşmeler yapacağı günde servis edilmesini de yine Türkiye’nin elini zayıflatma çabası dışında okumak güçtür. Bunun yanında gerek mektupta gerekse de operasyon başladığında Trump’ın iki sebepten ötürü operasyonun durdurulması çabasında olduğu söylenebilir. İlk olarak her ne kadar Suriye’den askerleri çekme düşüncesi iç siyasete dair seçimler öncesi bir hamle olarak görülebilirse de, Suriye’de kendi çekim alanında bulunan YPG/PYD’yi Türkiye’nin tamamen pasifize etmesini engelleme ve YPG/PYD’nin Suriye denkleminde elinde kalmasını sağlama düşüncesi karşımıza çıkar. Trump, Türkiye ile uzlaşmak istemiş olsa da, bazı çevreler terör örgütlerine uzun zamandır yatırım yapan ABD’nin bu politikasından vazgeçmek istememiştir. Nitekim bunun yansımasını mutabakat kapsamında verilen sürenin sona ermesinden sonra, ABD ile YPG elebaşısı Mazlum Kobani ile görüşmesinde de okumak mümkündür. Trump’ın tweet diplomasisinde Türkiye’nin meşru güvenlik kaygılarını anladığını vurgulayan ve zımnen operasyona müdahil olmayan tavrına rağmen, iç politikada ve uluslararası alanda Kürtlerin yalnız bırakıldığına dair maruz kaldığı baskıları dindirme amacı ikinci sebebi oluşturmaktadır.

13 maddeden oluşan anlaşma metni Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda gerçekleştirmiş olduğu operasyona ara vermesi üzerinden, YPG/PKK güçlerinin planlanan operasyon bölgesinden çekilmesini içermektedir. Kısaca anlaşma metninin detaylarına bakacak olursak, mutabakatın iki ana başlık ekseninde ilerlediği görülmektedir. İlk başlık Türkiye ile ABD ilişkilerine dair olarak Türkiye ile ABD’nin iki yakın NATO üyesi oldukları, ABD’nin Türkiye’nin güney sınırına dair meşru güvenlik kaygılarını anladığı, sahadaki gelişmelerin ortak çıkarlar temelinde daha eşgüdümlü bir çalışmayla yürütülmesi gerektiği ve iki ülkenin NATO topraklarının “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” anlayışıyla korumakla yükümlü olduklarını kabul ettikleri ve iki devletin de insan hayatı, insan hakları ile dini ve etnik toplulukların korunmasını taahhüt ettiklerini görürüz. Buna ek olarak ABD’nin Türkiye’ye karşı tüm yaptırımları kaldıracağını da kabul etmesi ikili ilişkilerin geliştirilmesine dair teyidi ifade etmektedir. Türkiye’nin ABD ile mutabakatının bu kapsamda Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir boyut açma amacına sahip olduğu ve 13 Kasım’da ABD ziyareti gerçekleştirecek olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu ziyaretinden sonra ilişkilerin olumlu bir seyre bürüneceği söylenebilir. Olumlu bir seyir olarak ifade edilen özellikle ABD’nin Türkiye’nin gerçekleştirdiği operasyona taraf olmaması ekseninde, Türkiye’nin otonom hamlelerine ABD’nin görece rasyonel boyutta karşı çıkmamasıdır.

Terörle ve terör unsurlarıyla mücadele ikinci başlıktır. Türkiye ve ABD’nin DEAŞ’la mücadele konusunda faaliyetlerin devam etmesi, terör unsurlarına ait silah ve barınakların ortadan kaldırılması ile Türkiye’nin kontrol altında tutacağı güvenli bölgenin dirliğini sağlayacağı ve siviller ile altyapının zarar görmemesi için azami gayret göstereceği hususlarında da mutabık kalmışlardır. Burada her ne kadar DEAŞ üzerinden terör vurgusu yer alsa da, Türkiye’nin terör unsuru olarak gördüğü YPG/PYD’nin silah bırakması ve Türkiye’nin çizdiği güvenli bölge sınırından çıkması Türkiye açısından ciddi bir kazanımdır.

Mutabakatla birlikte Türkiye’nin operasyonlara ara vererek, YPG/PYD unsurlarının 30 km derinlik ve 440 kilometrekarelik alandan çekilmesi için 120 saatlik bir süre verilmiş ve bu süreçte ABD’den beklediği desteği göremeyen YPG’nin yeni bir partner olarak Şam rejimi ve Rusya ile pozisyonunun ne olacağı merak edilmiştir. Rusya’nın pozisyonuna geçmeden, ABD ile Türkiye’nin mutabakatın önemine değinecek olursak, Türkiye’nin ilk aşamada Barış Pınarı Harekâtı ile tüm hedeflerine ulaştığı görülmektedir. Türkiye, YPG’nin güvenli bölge dışına çıkarılmasını sağladığı gibi, güvenli bölgede terör unsurlarına rastlanması halinde her türlü müdahale ile bunların temizleneceğini belirterek ABD’ye güvenli bölgenin sınırlarını da mahiyetini de kabul ettirmiş olmaktadır.

Rusya Federasyonu’yla 10 Madde Mutabakatı

ABD ile mutabakatta verilen sürenin dolacağı gün, Türkiye’nin güvenli bölge siyasetini görüşmek ve Barış Pınarı Harekâtı dışında kalan alanların (Membiç gibi) bir güvenlik tehdidi oluşturmaması adına 22 Ekim’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile Erdoğan Soçi’de bir görüşme gerçekleştirmiştir. Bu görüşme ABD’nin bölgeden çekilmesinden sonra Rusya’nın daha etkin bir konuma ulaşması ve takınacağı tavır nedeniyle de oldukça önem arz etmiştir. Görüşme Türkiye ile Rusya arasında 10 maddelik bir mutabakat metni ile sonuçlanmıştır. Rusya ile varılan anlaşmanın özü: YPG/PYD unsurlarının Rusya ve Şam yönetiminin “kontrolünde” olan yerlerden çıkması ve her iki devletin Suriye’nin geleceği ve terör unsurlarıyla mücadele konusunda ortak zeminde hareket etmesi üzerinedir. Mutabakat metni: Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı ile sağlamış olduğu Tel Abyad ve Rasulayn arasındaki statükoyu teyit etmiş, bu alan dışında kalan yerlerde 30 km derinlikte hiçbir YPG/PYD unsurunun bulunamayacağını, bu unsurların çekilmesi için verilen 150 saatlik süreden sonra Türk ve Rus güçlerinin, Kamışlı hariç, ortak devriyelerle güvenli bölgeyi tesis edeceğini beyan etmiştir. Membiç ve Tel Rıfat’tan da terör unsurlarının silahlarıyla beraber çekilmesiyle birlikte Türkiye’nin Suriye sınırı boyunca güvenli bölgeyi tesis etmesi tamamlanmış olacaktır.

Mutabakatta Suriye’nin geleceği ve Türkiye’nin Suriye ile ilişkilerinin boyutunu içeren önemli vurgular da bulunmaktadır. Tarafların Suriye’de kalıcı bir siyasi çözüm amacıyla Astana Süreci kapsamında çalışmalarını sürdürecekleri ve Anayasa Komitesi’nin faaliyetlerini destekleyecekleri ifade edilmiştir. Türkiye-Suriye ilişkilerinde en azından bir ilişki düzeyi geliştirme bağlamında Adana Anlaşması’na yapılan vurgu da önemlidir. Bu maddeden, Türkiye’nin Şam yönetimi ile görüşme kanallarının, ki bir müddettir düşük düzeyli görüşmelerin yürütüldüğü bilinmektedir, açılacağı ve Türkiye’nin Esed’i tamamen yok sayan politikasından esneyebileceği düşünülmektedir. Bunun göstergelerinden biri Erdoğan’ın özellikle Membiç’ten ABD’nin çekilmesinden sonra Şam yönetiminin Rusya desteğiyle Membiç’e girmesiyle, Şam yönetiminin bölgede olmasından bir rahatsızlık duymadığı, esas olanın bölgenin terörden arındırılması olduğunu söylemesidir.

Türk ve Rus güçlerinin bölgeyi terör unsurlarından arındırması için mutabık kalınan 150 saatin hemen sonunda Cenevre’de Suriye anayasasına ilişkin görüşmelerin başlayacak olması, Türkiye ve Rusya’nın masadaki elini güçlendiren bir yöne sahip olacaktır. Özellikle terör unsurlarının ayıklanmasının yanında, bu durumun Suriye’nin toprak bütünlüğüne dair bir duruşu yansıtması açısından da kritik olduğu görülmektedir. Söz konusu mutabakatın Türkiye-Rusya ilişkilerinde s-400’ler ve ekonomik derinleşme meselelerinden sonra ilişkilere olumlu yansıması beklenebilir.

Başta da belirttiğimiz gibi, Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı ile nihayete erdirdiği güvenli bölge kurma düşüncesinin ABD ve Rusya ile varılan mutabakatlarla sonuçlanması, Türk diplomasi tarihinde ve Türk dış politikasında önemli bir yere sahip olacaktır. Her şeyden önce Türkiye amaçlarına ulaşmıştır. Türkiye’nin YPG/PYD unsurlarını tamamen yok etme olasılığının düşük ihtimali göz önüne alındığında, Türkiye’nin temel amacının terör unsurlarını sınırından olabildiğince uzağa itme olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin güvenli bölge tesisi ile bunu sağladığı net bir sonuçtur. Bunun yanında Türkiye’nin özellikle yeni Suriye denkleminde masada olacağını ve bu operasyonla birlikte bu yolun da açıldığı söylenebilir. Türkiye açısından bahsedilebilecek en önemli başarılardan biri, YPG unsurlarının etkisini minimize etmesidir. Şam yönetiminin de, terör unsurlarının hiçbir biçimde yeni denklemde yer almasını kabul edilemez olduğunu ifade etmesi, bu durumu doğrulamaktadır. YPG/PYD’nin bağımsız bir devletimsi kurma hayali bu operasyonla birlikte suya düşmüştür. Türkiye 2014’ten beri planlanan Suriye denkleminde varolan YPG/PYD parantezini kapatmış ve bunu içeren projelerin işlevsizliğini kabul ettirmiştir. ABD YPG/PYD unsurlarını petrol yataklarının yoğun olduğu Dery Ez Zor bölgesine yönlendirse ve buranın güvenliği açısından kullanacağını söylese de, bu unsurların büyük resimde bir işlevselliğinin olmayacağının farkında olduğu düşünülmektedir. Türkiye ile ilişkilerine verdiği zararın dışında, İran’a karşı bir etkinliğinin olamayacağının anlaşılması YPG unsurlarının etki gücünü bitiren unsurlar olmuştur. Belki de en önemli nokta, Türkiye’nin sahada göstermiş olduğu başarıyı masada da eli güçlü biçimde kullanabilmesidir. Hem ABD hem de Rusya ile yapılan mutabakatlarda Türkiye’nin istekleri büyük oranda kabul edilmiştir. Türkiye’nin Suriye denkleminde bu kadar etkin biçimde yer alması Batı’da olumsuz olarak algılansa da, Türkiye’nin gerek güvenli bölge ile terör sorununu sınırını uzağına itmesi gerekse de Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönebilmeleri açısından oldukça müspet gelişmeleri barındırmaktadır. Sonuç itibariyle Suriye’de bulunan terör unsurlarının ABD ve Rusya ile varılan mutabakatlarla Türkiye’ye bir güvenlik tehdidi oluşturamayacağı bu devletlerce kabul edilmiş ve Türkiye hem sahada hem de masada kazanan taraf olmuştur.   

Eklenme tarihi: 02 / 11 / 2019
Haber Okunma: 214







Önceki: Yorum/Analiz: "Suriye Serencamı"
Sonraki: Canadian Elections in Mythology: Gold Mining Struggle at Ida Mountains