ULUSLARARASI İLİŞKİLER ANALİZ PORTALI 
                                     

Tek Ülke İki Sistem Politikasında Askeri Güç Masada mı?


İshak TURAN* 



Çin Halk Cumhuriyeti, dış politikada realist bir paradigma ile hareket etmesine rağmen söylemde kesinlikle bunu reddetmekte ve “barış içinde bir arada yaşama” ve “barışçıl kalkınma” gibi çok daha liberal gözüken yaklaşımları izlediğini her fırsatta dile getirmektedir. Özellikle Çin’in son 30 yılda gerçekleştirdiği inanılmaz ekonomik kalkınmasının askeri ve siyasal alanlar da hissedilmeye başlaması, dünyada yeni bir hegemon güç mü doğuyor tartışmalarını da beraberinde getirmektedir. Çin’in dünyanın farklı yerlerinde başarıyla gerçekleştirdiği ve kendisine ekonomik bağlamda ivme kazandıran bu dış politika araçlarını gelecekte de uygulayabilmesi için ulusal çıkarlarına zarar verebilecek bu algıyı kırması gerekmektedir. Bu bağlamda, Çin’in Tayvan, Hong Kong ve Makao gibi özerk bölgelerindeki politikaları yakından takip edilmekte ve “tek ülke iki sistem” (One Country Two Systems) politikası bağlamında birleşmenin barışçıl şekilde mi uygulanacağı yoksa sert güce dayalı olarak bu otonom bölgelerin tamamen Çin’e mi bağlanacağı büyük bir merak konusudur. Dahası, Çin’in uygulayacağı yöntemler dış politikada sürekli olarak dile getirdiği barışçıl söylemlerin de bir tür teste tabi tutulması açısından da kayda değerdir. 


Tek ülke iki sistem bağlamında, 1997’de Hong Kong ve iki yıl sonra da Makao Çin’e katılmıştır. Çin, Tayvan’ın da bu sisteme dâhil olmasını ve bunun barışçıl şekilde gerçekleşmesinden yana olduğunun altını çizmektedir. Çin, her ne kadar Tayvan’ı İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülke topraklarına katmak istese de Çin’in Kore Savaşı’nda ABD’nin karşısında olması, Amerikan yönetiminin Çin’e karşı tavır almasına neden olmuş ve “Karşılıklı Savunma Antlaşması” bağlamında Yedinci Filosu ile Çin’in 1950’lerde iki kez adayı işgal denemesi yapmasını sonuçsuz bırakmıştır. Daha sonra ABD-Çin ilişkileri resmi bir düzey kazanmış, bu doğrultuda ABD, Tayvan’ın Çin’e ait olduğunu kabul etmiş, ancak yine de 1979’da “Tayvan ile İlişkiler Yasası” (Taiwan Relations Act) ve 1982’de “Altı Güvence” (Six Assurances to Taiwan) imzalayarak Tayvan ile olan askeri, ekonomik ve siyasal ilişkilerine devam etmiş ve adanın Çin tarafından yutulmasına izin vermemiştir. Obama döneminde adaya silah satışlarında ciddi azalma görülse de Tayvan’a yönelik askeri uçak, savunma füzeleri gibi milyarlarca dolar değerinde silah satışları yapılmaya halen devam edilmektedir. Özellikle ABD-Çin arasında son yaşanan ticaret savaşlarında da Tayvan’a silah satışları gündeme gelmiş ve Çin yönetimi ilk defa Tayvan’a silah satacak Amerikan şirketlerine ambargo uygulayacağını belirtmiştir. Özellikle Çin’in uçak gemileri de dâhil olmak üzere son yıllarda Pasifik’te artan donanma gücü Tayvan’ı endişelendirmekte ve ülke savunması için silahlanmaya mecbur kalmaktadır. ABD haricindeki ülkeler, Çin’in ekonomik yatırımlarından mahrum kalmamak için Tayvan’a yönelik ilişkilerini ekonomi ve siyasi bağlamda tutarken, ABD adanın hamiliğini üstlendiğinden Tayvan’ın kendisini Çin’e karşı savunacak üst düzey teknolojiye sahip ağır silahlar satmaktadır. Fakat yıllık 10 milyar dolarlık askeri bütçeye sahip olan Tayvan’ın yıllık 250 milyar dolar askeri harcama bütçesine sahip Çin karşısında ABD donanması desteği olmadan direnmesi mümkün değildir.      


Tek ülke iki sistem politikası, Deng Şiaoping’in Çin’in Komünist yönetim şekline rağmen Tayvan ve daha sonra da ülkeye dâhil olacak Hong Kong ve Makao’nun liberal ve demokratik bir sistem içinde tam özerk bir yapıda yönetileceği fikrine dayanmaktaydı. Ana Kıta’da Komünist yapı hâkimken, bu ülkelerde yöneticilerin istediği politikaları uygulama ve kararları alma haklarına sahip olacakları ancak dış politikada Çin’e bağlı olacakları belirtilmektedir. Aslında bu sistem, Çin’in yüzyılı aşkın süredir Ana Kıta’dan ayrı yönetilen bu ülkeler üzerindeki hâkimiyetini kolaylaştıran önemli bir politika aracıydı. Fakat bir süre sonra Çin yönetimi, bu ülkelerin iç işlerine müdahil olmaya ve ekonomilerinde doğrudan kendilerine bağımlı kalacak bir politika izlemeye başladı. Bu da 2014’te hem Hong Kong hem de Tayvan’da sokak hareketlerini beraberinde getirdi. Hong Kong’da “Şemsiye Hareketi” (Umbrella Movement) ve Tayvan’da da Ayçiçeği Hareketi (Sunflower Movement) ortaya çıktı. Özellikle öğrenciler ve gençler, Çin’in ülkelerinde artan siyasi ve ekonomik etkisine karşı tepkilerini sokaklarda yöneticilerini protesto ederek göstermişlerdir. 


Benzer şekilde Nisan 2019’da, Hong Kong yönetimin “suçluların Çin’e iade edilmesi” yasasını geçirmek istemesi halk tarafından çok büyük bir tepki gördü ve günümüze kadar da devam eden sokak hareketlerinin ve protestolarının fitilini bir kez daha ateşledi. Ancak bu sefer, sokak hareketleri hem daha kalabalık hem de daha sert yöntemler içerdiğinden, 2014’e kıyasla daha fazla ilgi çekmeye başlamıştır. Hong Kong halkı, daha önceki protestolarda verilmek istenen mesajların alınmadığını ve Çin’in giderek Hong Kong’un otonomisini kaldırmasına yönelik attığı adımların artık bir beka sorununa dönüştüğünü kabul etmektedirler. Her ne kadar Hong Kong yönetimi, yasanın askıya alındığını söylese de göstericiler yasanın tamamen geri çekilmesini talep etmektedirler. 


Çin yönetimi ise, aylardır devam eden protestolarda kayda değer bir geri adım atmamış ve “göstericiler ateşle oynuyor” diyerek Hong Kong sınırına tanklarını yığmıştır. Çin’in bölgeye askeri müdahalesi en son seçenek olsa da göstericilere karşı bir gözdağı mesajı vermek istemiştir. Ayrıca Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA), bir taraftan ulusal güvenliğin korunmasına yönelik huzur bozucu isyanların bastırılması amacıyla propaganda niteliğinde yankı uyandıran bir video yayınlarken; diğer taraftan da Hong Kong’un bitişiğindeki Shenzhen eyaletinde hükümet karşı protestolara karşı olası bir ordu müdahalesinde bulanabileceğini ima eden sadece bir ayda üç farklı askeri tatbikat yaptırmıştır. Gösterilerin aylardır devam etmesi de Çin’e karşı uluslararası arenada bir baskı aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. ABD Başkanı Trump’ın Hong Kong meselesinde Çin Lideri Şi Jinping ile görüşebileceğine dair tweet atması, Batılı devletlerin de Hong Kong’da yaşananlara dair kaygı duydukları ve tek ülke iki sistem prensibine bağlı kalınması gerektiği açıklamaları sorunun bir tür uluslararasılaştırılması olarak görülebilir. Artan baskılar ve gösteriler, Çin’i hatalı bir adım atmaya zorlamayı amaçlasa da oldukça pragmatik ve rasyonel bir dış politika takip eden Çin’in bu durumda da oldukça itidalli hareket ettiği görülmektedir.  


Tüm bu yaşananlar doğrultusunda Çin, tarihsel olarak Sovyetler Birliği yönetimi gibi benzer bir parçalanma yaşamamak için yıllardan beri ülke içinde ve sınırlarında sert tedbirler almaktadır. Bu bağlamda otonom bölgelerdeki kontrolünü artırmayı amaçlamakta ve böylece bu ülkelerin her açıdan kendi egemenliği dâhilinde hareket etmesini amaçlamaktadır. Ancak Çin, olası bir askeri müdahalede uzun süredir dış politikada devam ettirdiği “barış içinde bir arada yaşama” prensibine zarar vereceğinin de farkındadır. Bu da farklı kıtalarda izlediği çok yönlü politikalarına zarar vereceği gibi realistlerin ısrarla Çin’in hegemonya arayışı içinde olduğu tezine de haklı bir temel sağlayacaktır. Bu ikilem içinde olayların barışçıl şekilde bastırılmasını ümit eden Çin yönetimi, her ne pahasına olursa olsun otonom bölgelerin tam kontrolüne yönelik kısa vadede bazı ödünler verse de uzun dönemde bu bölgeleri tamamen ülkesine katacak politikasından asla vazgeçmeyecektir. Özellikle bölgesinde Amerika ve müttefiklerinin askeri gücüne rahatlıkla karşılık verebilecek yeterli bir askeri güç kapasitesine ve kabiliyetine ulaşana kadar bu esnek ancak kararlı politikasını izlemeye devam edecektir. Buna ek olarak, ABD ile devam eden ticaret savaşları ve tüm dünyada hızla artan korumacı ekonomi politikaları, ihracata dayalı sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma zorunluluğu içinde olan Çin’i uluslararası sistemde kendisini daha da yalnızlaştıracak olası bir askeri müdahaleye karşı şimdilik mesafeli davranmasını da zorunlu kılmaktadır.


Sonuç olarak, Çin yönetimi tek ülke iki sistem modelinden çok memnun değildir ve bu ülkelerin iç yönetimlerinde etkin şekilde söz sahibi olmayı amaçlamaktadır. Bu da beraberinde çatışma durumunu artırmaktadır. Yine de Çin, çatışmaya ya da herhangi bir askeri müdahaleye mahal vermeden, ancak kendisinin bu ülkelerdeki kontrolünü hâkim kılacak politikalarını uzun yıllara yayılan “salam taktiği”ni izleyerek gerçekleştirme niyetindedir. 2014’teki sokak hareketleri sonrasında da görüldüğü üzere Çin, amacından asla vazgeçmemekte ve zamana oynayarak uzun vadede artan askeri güç kapasitesine güvenerek amacı doğrultusunda politikalar geliştirmeye devam etmektedir.



KAYNAKÇA

Chor, Laurel. “Hong Kong Protests: China Releases Dramatic Army Propaganda Video”, The Guardian, 01.08.2019. 

https://www.theguardian.com/world/2019/aug/01/hong-kong-protests-china-military-breaks-silence-to-warn-unrest-will-not-be-tolerated


Zhong, Raymond. “China Vows Sanctions on U.S. Firms Selling Arms to Taiwan”, The New York Times, 12.07.2019.

https://www.nytimes.com/2019/07/12/world/asia/taiwan-arms-china-sanctions.html 


“Military Expenditure”, SIPRI. 

https://www.sipri.org/research/armament-and-disarmament/arms-transfers-and-military-spending/military-expenditure

Huang, Cristian. “Chinese Armed Police Staged Another Riot Drill Across Hong Kong Border as Protests Enter 11th Week”, South China Morning Post, 18.08.2019. https://www.scmp.com/news/china/diplomacy/article/3023287/chinese-armed-police-stage-another-riot-drill-across-hong-kong  


* Öğretim Görevlisi, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi.



Eklenme tarihi: 12 / 09 / 2019
Haber Okunma: 326







Önceki: İran İç Siyasetinde Muhafazakâr Rekabet: Ayetullah Muhammed Yazdi ve Sadık Laricani Neden Çatışma Halinde
Sonraki: ABD-Çin Gerginliğinde Yeni Bir Halka: Hong Kong Protestoları