ULUSLARARASI İLİŞKİLER ANALİZ PORTALI 
                                     

2019 Avrupa Parlamentosu Seçimleri Üzerine Bir Değerlendirme: Geleneksel Partilerin Düşüşü Alternatif Partilerin Zaferi


Ahmet Ziya AKIN* 




Avrupa ülkelerinde 23-26 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimleri, Avrupa Birliği’nde birlik düzeyinde yapılan önemli seçimlerden birisi olarak ön plana çıkmaktadır. Parlamento seçiminin sonuçları bakımından da Avrupa Birliği’nin geleceğine dair önemli ipuçları veren bu süreçte, ülkelerin nüfuslarına göre parlamentoda sandalye sayısına sahip olduğu ve toplamda 751 üyenin bulunduğu parlamentoda yapılan seçimler, AB Komisyonu Başkanının atanma sürecinde etkili olması bakımından önemli bir aşama olarak görülmektedir. Önemli bir aşama olmasına karşın özellikle son yıllarda Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılım oranının giderek düştüğü dikkatlerden kaçmamaktadır. Katılım oranları 1979’da yüzde 61 dolaylarında iken 2014’te yüzde 42 civarına gerilemiştir. 2019 yılında yapılan seçimlerde ise son 20 yıldaki en yüksek katılım oranı sağlanarak seçimlere yüzde 51’lik bir katılım sağlanmıştır.


Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde dikkat çeken bazı tartışmalar gündemi sıklıkla meşgul etmiştir. Bu tartışmaların Avrupa Birliği’nin geleceğine dair kötümser senaryoların sıkça dile getirildiği bir eksen etrafında şekillenmesi, seçim sonuçlarının Avrupa’nın istikrarı için giderek önemli hale geldiğine yönelik yorumları beraberinde getirmiştir. Örneğin 2008 krizinin ekonomik sarsıntılarının Avrupa ülkelerindeki aşırı sağın yükselişine neden olduğu, günümüzde “aşırı sağın uyandırıldığı” bir noktaya geldiğine dair görüşler sıklıkla dile getirilmiştir. Öte yandan 2015 yılından itibaren mülteci sorununun Avrupa Birliği ülkelerine yoğun ve düzensiz göç dalgaları olarak yansıması, Avrupa ülkeleri tarafından bir güvenlik endişesi olarak karşılanarak Avrupa’ya giriş yapan mültecilere yönelik AB içerisinde sıkı bir politika yürütülmesini gerekli kılmıştır. Bu anlamda sanayileşmiş Batı Avrupa ve mülteciler dalgalarına maruz kalan Doğu Avrupa ülkeleri arasındaki bütünleşme ve eşitliğin sorgulanması kaçınılmaz olmuştur. Merkez ülkelerin mültecilere yönelik olarak Doğu Avrupa ve Akdeniz ülkelerine yaptığı yatırımların yetersiz kalması, aşırı sağ çatısı altında birleşen öfkenin mülteciler üzerinden şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu öfkenin Fransa’da Le Pen, Macaristan’da Viktor Orban, İspanya’da Vox Partisi, Almanya’da AfD (Almanya için Alternatif) Partisi ve Avusturya’da Wilders liderliğindeki FPÖ (Avusturya Özgürlük Partisi) tarafından sağ popülist söylemler ile sistematik hale getirilerek ülke parlamentolarına girdikleri görülmüştür. Geçtiğimiz günlerde Milano’da toplanan Avrupa sağ popülist parti liderlerinin Avrupa Parlamentosu seçimlerinde alacakları toplam oyların parlamentodaki en büyük üçüncü çoğunluğu oluşturabileceğine dair görüşler dile getirilmiştir.


Genel çerçeveden bakıldığında, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde merkez sağ ve merkez sol partilerin büyük kayıplar yaşadığı görülmektedir. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin Hristiyan Demokrat ve muhafazakâr partilerinden oluşan ve parlamentoda merkez sağı temsil eden Avrupa Halk Partisi (EPP) 52 sandalye kaybetti. Öte yandan merkez sol partilerden oluşan Sosyalistler ve Demokratlar Partisi (S&D) ise 54 sandalye kaybetmiş bulunmaktadır. Bu durum özellikle Almanya’da iktidar ortaklarından birisi olan CDU/CSU’nun kan kaybı yaşamaya devam ettiğini göstermektedir. Öte yandan Avrupa halkının Avrupa’nın sorunlarını merkez sağ ve sol partileri tarafından çözülebileceğine dair olan inancın azaldığına işaret etmektedir.


Yeşiller partisinin Avrupa Parlamentosu seçimlerinin kazanan gruplarından birisini oluşturarak büyük bir çıkış yaşaması dikkatlerden kaçmamaktadır. Parlamentoda geçen seçimlerde 50 sandalyeye sahip olan Yeşiller Partisi,  2019 seçimlerinde sandalye sayısını 23 artırarak 73 sandalyeye sahip oldu. Sandık çıkış anketlerine göre, Yeşiller Partisi’nin en fazla başarı elde ettiği ülke olan Almanya’da 30 yaş altı seçmenlerin büyük bir kısmı Yeşiller Partisi’ne oy verdiğini belirtmiştir. Bu durum Yeşiller Partisi’nin Alman siyasetinin geleceğinde önemli bir konumda yer alabileceğine işaret etmektedir. Öte yandan seçimin kazanan taraflarından bir diğeri olan ve aşırı sağ partilerin oluşturduğu birlik olan Uluslar ve Özgürlükler Avrupası Partisi ve Avrupa İnsanlar ve Uluslar İttifakı’nın (ENF/EAPN) ise 2014 seçimlerinde sahip olduğu 37 sandalyesini 40 sandalye daha artırarak 77’ye çıkarmıştır. Bu durum Parlamento seçimleri öncesinde de beklenildiği gibi aşırı sağın yükselişinin seçim sonuçlarına sandalye artışı şeklinde yansıyacağı düşüncesinin doğrulandığı anlamına gelmektedir. 


Tam da bu noktada Avrupa halkının seçim tercihlerini düzen partilerinden ziyade daha “ılımlı, barışcıl ve demokrat” partilerden yana ya da “ırkçı, saldırgan ve popülist” partilerden yana kullanmayı tercih ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Özellikle 30 yaş altı seçmenlerin hem parlamento seçimlerine büyük oranda katılımıyla Avrupa hakkındaki meselelere apolitik kalmadığı, hem de Avrupa’nın geleceğini belirleyecek olması açısından üye ülkelerde yer alan merkez sol ve merkez sağ partilerin güç kaybettiği anlamına gelmektedir. Öte yandan oy kaybeden merkez sağ ve merkez sol gruplar içerisinde bulunan partilerin bazı üye ülkelerin iç siyasetlerinde iktidarda veya iktidar ortağı konumunda bulunması, gelecekte bu ülkelerde hükümet değişikliklerinin yaşanmasına neden olabilecektir. Örneğin Fransa’da sandık çıkış anketlerine göre, aşırı sağcı Marine Le Pen'in partisi olan Ulusal Birlik yüzde 23 oy oranıyla ilk sırada yer almış, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un partisi LREM ise yüzde 22  ile ikinci sırada kalmıştır. Bu sonucun ardından Le Pen Macron hükümetine erken seçim çağrısında bulunmuştur.


Seçim sonuçları bakımından merak edilen İngiltere’de ise Nigel Farage önderliğinde kurulan Brexit Partisi oyların %32’lik kısmını alarak birinci sıraya yükselmiştir. AB’de kalma yanlısı olan Liberal Demokrat Parti ise oyların yüzde 20’lik kısmını almayı başarmıştır. İngiltere’nin iki geleneksel partiden Muhafazakâr Parti yüzde 9, İşçi Partisi ise yüzde 14 oy alarak tam anlamı ile hezimete uğramıştır. Parlamento seçim sonuçlarına göre İngiltere’de Brexit meselesi üzerindeki ayrışmanın derinleşerek krizin çözülmesini zor hale getirebileceğini söylemek yanlış olmayacaktır.


Avrupa Parlamentosu seçimlerine genel olarak bakıldığında, Doğu Avrupa, Almanya, Avusturya, İsveç ve Finlandiya’da merkez-sağ partilerin kan kaybettiği görülse de bu ülkelerde birinci parti olarak kalmaya devam ettikleri görülmektedir. Öte yandan Batı Avrupa’da aşırı sağın yükselişinin tescillenmiş olduğu ve açık ara zafer ilan ettiği ülkeler olan Fransa ve İtalya’da aşırı sağın gelecekte iç siyasette etkinliğini artırması giderek muhtemel hale gelmektedir. İspanya’da ise sosyalistler ve ayrılıkçı Katalanlar’ın zaferi, merkez solun önemli bir başarı elde ettiği tek yer olarak göze çarpmaktadır. İngiltere’de ise İrlanda haricinde Brexit Partisi’nin liderliği ele alarak, istifa eden May hükümetinin ardından İngiltere siyasetinde etkili bir konuma yükseleceği tahmin edilmektedir. Tüm bu yönlerden Avrupa Parlamentosu seçim sonuçlarının Avrupa’nın geleceğine dair önemli ipuçlarını barındırdığını bir kez daha belirtmek önem arz etmektedir.


* Yüksek Lisans Öğrencisi, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü




Eklenme tarihi: 12 / 09 / 2019
Haber Okunma: 193







Önceki: Theresa May’in İstifası Brexit Sürecinin Geleceği için Ne İfade Ediyor?
Sonraki: Arktik Bölgesinin Geleceğinde Almanya ve Kuzey Ülkelerinin Ortaklığı