ULUSLARARASI İLİŞKİLER ANALİZ PORTALI 
                                     

Doğu Akdeniz'de Türk-Yunan Gerginliği: Diplomasiye Öncelik Verme Zamanı


Doğu Akdeniz’de Türk-Yunan Gerginliği: Diplomasiye Öncelik Verme Zamanı


 


Emekli Büyükelçi Daryal BATİBAY


Türkiye ile Yunanistan arasında 1970'lerden bu yana Ege'de sürmekte olan deniz yetki alanları uyuşmazlığı iki ülkeyi bu kez Doğu Akdeniz'de karşı karşıya getirmektedir. Doğu Akdeniz'deki Türk-Yunan uyuşmazlığının temelinde 2000li yılların başlarından itibaren deniz altında bulunmaya başlanan enerji kaynakları ve siyasi uyuşmazlık olan Kıbrıs sorunu yatmaktadır. Önce Akdeniz'de İsrail ve Mısır açıklarında, daha sonra da Kıbrıs adasını çevreleyen sularda belirlenen doğalgaz rezervleri üretim ve pazarlama konularını gündeme getirmiştir. Küresel rezervlerin yaklaşık yüzde üçüne denk gelen Doğu Akdeniz'de belirlenmiş olan gaz rezervlerin üretim maliyeti pahalı, uluslararası piyasalara sevki ile siyasal ve ekonomik güçlükler ile karşı karşıyadır. Siyasal güçlükler, Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğü ve Türkiye'nin İsrail ve Mısır ile 2010'lı yıllarda bozulan ikili ilişkileridir. Sözkonusu nedenlerle, Doğu Akdeniz gazının Avrupa pazarlarına sevki açısından en (belki de tek) ekonomik seçenek olan Türkiye'nin mevcut şebekesine boru hattı ile bağlanması (300-500 milyon dolar dolayında yatırım ile) gündemde bulunmamaktadır. (Türkiye ile İsrail arasında bir ara ele alınan bu proje ikili ilişkilerdeki siyasal sorunlar nedeniyle sonuçsuz kalmıştır.) Ekonomik güçlükler ise, Kıbrıs Rum Yönetiminin siyasal tercihi ve İsrail,Mısır ve Yunanistan'ın desteği ile Doğu Akdeniz gazını East Med Pipeline olarak anılan bir proje ile Yunanistan ve İtalya üzerinden Avrupa'ya pazarlama kararından kaynaklanmaktadır. İki bin kilometre uzunluğunda, üç bin metre derinliğe inen Akdeniz'in dibinde 6-7 milyar Euroluk yatırım ile boru hattı döşenmesi, küresel gaz fiyatının düşük seyrettiği, yenilenebilir enerjiye yöneliş nedeniyle düşük kalması beklenen piyasa koşullarında zaten üretim maliyeti pahalı olan Doğu Akdeniz gasının bu proje ile pazarlanması önünde ciddi ekonomik güçlükler yaratmaktadır.

East Med Boru hattı projesi ,bu ekonomik ve teknik güçlüklerine rağmen, Avrupa Birliği’nin desteğini elde etmiş ve AB Komisyonu projenin geliştirilmesi için mali destek sağlamıştır. AB’nin desteğinde, Yunanistan ve Rum Yönetiminin çabaları kadar, Avrupa’nın Rus doğalgazına bağımlılığı azaltma isteğinin etkili olduğu söylenebilir. Aralık 2018’de Rum Yönetimi, İsrail,Yunanistan ve İtalya proje için çerçeve anlaşma imzalamışlardır.

East Med boru hattı projesi Ege’deki Türk-Yunan deniz yetki alanları uyuşmazlığının Doğu Akdeniz’e taşınmasına yol açmıştır. Zira Projenin öngördüğü boru hattının Kıbrıs’tan Girit adasına ulaşması için sözkonusu iki ada arasındaki yaklaşık 750 mil uzunluğundaki deniz alanının Kıbrıs Rum ve Yunanistan yetki alanı olarak paylaşılmasını gerekmektedir. Dolayısıyla proje, Doğu Akdeniz’de en uzun kıyısı olan Türkiye’yi deniz yetki alanı olarak sadece 41 bin kilometre kare ile sınırlamak istemektedir. Yunan-Rum deniz yetki alanı iddialarının temelinde, Kıbrıs, Girit ve Meis adalarının ana karalar gibi deniz yetki alanlarına sahip oldukları tezi yatmaktadır.

Türkiye bu gelişmeler karşısında, Doğu Akdeniz'deki hak ve kendi çıkarlarını korumak için Kasım 2019'da Libya'nın Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Trablus Hükümeti ile anlaşma yaparak, iki ülke arasında deniz yetki alanını paylaşımına gitmiştir. Anlaşma, East Med boru hattı Yunanistan'ın Girit adası civarında kendi yetki alanı olarak gördüğü bölgeyi Türkiye ile Libya arasında bölüştürmektedir. Böylece Ege denizinde olduğu gibi, doğu Akdeniz'de de Türk Yunan deniz yetki alanları çakışır olmuştur. Amaç, east med boru hattı projesini engellemektir.

Türkiye'nin bu çıkışına rağmen, Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs Rum liderleri 2 Ocak 2020'de Atina'da East Met boru hattı hükümetlerarası anlaşmayı imzalamışlar ve kısa sürede parlamentolarında onaya başlamışlardır. Türkiye ise, son olarak, Libya ile yaptığı anlaşma ile ilan ettiği deniz yetki alanında tek taraflı eylemlere başlayacağını açıklamıştır.Önce Meis Adasının güneyinde arama faaliyeti için denizcilere uyarı ilan etmiş, önümüzdeki Eylül ayında da Girit açıklarında sondaj faaliyetinde bulunacağını açıklamıştır. Yunanistan bu eylemlerin egemenlik haklarını ihlal ettiğini savunmakta ve AB'nin Türkiye'ye yaptırımlar uygulaması çağrısı yapmaktadır. Fransa, Yunanistan'ın bu çağrısını desteklemekte ve AB içinde bu yönde çalışacağını beyan etmektedir.

Türk-Yunan ilişkileri bu kez Doğu Akdeniz'de yetki alanları uyuşmazlığı yüzünden yeniden ciddi bir gerginlik dönemine girmiştir. Ege'de 1970,80 ve 90'lı yılları hatırlatır şekilde, karşılıklı sert açıklamalar yapılmakta ve askeri çatışma riskinden söz edilir olmuştur. Geçmişte Ege'de benzer durumların Türk-Yunan çatışmasına dönüşmesini engelleyen başlıca faktör ABD olmuştu. Oysa bugün Trump Yönetiminde ABD NATO müttefikleri arasındaki uyuşmazlıkları yatıştırıcı rol oynamaya fazla ilgili gözükmemektedir.

Kanımca, Yunan-Rum ikilisinin gerek Batı, gerek İsrail ve Mısır gibi bölgesel ülkelerle sorunlarından yararlanarak, Türkiye'yi Doğu Akdeniz'de dışlama çabalarını, kendi girişimleri ile dengeleyen Türkiye'nin artık diplomasiye öncelik vermesinin koşulları oluşmuştur.

Türkiye olarak, ilk aşamada, gerginlikleri ve çatışma riskini azaltmak için karşılıklı olarak tek taraflı hareketlerden kaçınma yolunda bir mutabakat önerilebilir. Böyle bir mutabakat Ege uyuşmazlığında 1976 yılında Bern'de sağlanmış ve 80li ve 90lı yıllarda arada bir Yunanistan tarafından ihlal edilse de, geçerliliği yeniden teyit edilerek, bugüne değin gelmiş ve Ege'de nisbi sükuneti sağlamıştır. Bu yönde yapılacak öneri, Türk-Yunan uyuşmazlıklarında bugüne kadar tek taraflı hareketlerden kaçınmış ve müzakerelerden yana olmuş Türkiye'nin geleneksel tutumu ile uyumlu olacaktır. Yunanistan'ın moratoriumu kabulu durumunda Girit açıklarında sondaj faaliyetini iptal edeceğini açıklayarak, Türkiye, AB içinde Fransa'nın başını çektiği yaptırım yanlılarının konumunu zayıflatabilir ve Türk-Yunan uyuşmazlığının Yunanistan'ın peşinde olduğu gibi, Türkiye ile AB arasında bir soruna dönüşmesini engelliyebilir.

Türkiye olarak, Yunanistan'a Doğu Akdeniz'de yetki alanları uyuşmazlığının çözümü için de müzakereye hazır olduğumuzu iletebiliriz. Karşılıklı esneklik göstermek koşuluyla, Ege'den farklı olarak, Doğu Akdeniz'de bu konuda uzlaşıya varılması mümkün olabilir. Uyuşmazlığın odak noktası olan Meis Adası Türkiye kıyısına 2 kilometre, Yunanistan ana karasına ise 570 kilometre uzaklıkta olup, üzerinde 492 kişi yaşamaktadır. Türkiye'nin taraf olmadığı, AB ve Yunanistan'ın taraf olduğu Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasının anlaşma yoluyla, hakkaniyet ilkesini gözeterek ve tüm özel koşulları göz önünde bulundurarak yapılmasını öngörmektedir. ( UNCLOS'dan önceki 1958 Cenevre Sözleşmesi sınırlandırmada eşit uzaklık (equidistance ) ilkesine yer verirken, üyesi olduğum Türk heyetinin çabaları ile UNCLOS'ta eşit mesafe kavramı yerine hakkaniyet -equitable solution- ilkesi getirilmiştir.)Adalara da, ana karalar gibi, deniz yetki alanları tanınmıştır. Ancak, UNCLOS'un kabulünden bu yana Sözleşmenin getirdiği bu ilkelerin uyuşmazlıklarda somut olarak uygulanması göstermektedir ki, bir ülkeye ait adaların başka bir ülkeye coğrafi yakınlığı olması durumunda, adaların yetki alanları karasularının genişliği ile sınırlı tutulmaktadır. Ukrayna-Romanya Serpents adası, İngiltere-Fransa Manş Adaları ve benzer diğer başvurularda (Alcatraz,Cerbe,Filfla adaları gibi) Uluslararası Adalet Divanı ve özel Hakem Mahkemesi kararları bu uygulamanın somut örnekleridir. Meis Adası, nüfusu, Yunanistan'a coğrafi uzaklığı, Türk kıyılarına yakınlığı, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de en uzun kıyıya sahip ülke olması ışığında, yetki alanı karasuları ile sınırlandırılması gereken adeta model örnektir. Aksi takdirde, Türkiye yüz bin kilometre kare deniz yetki alanı kaybına yol açar ki, böyle bir sonuç hakkaniyete kesinlikle aykırı olur.

Yunanistan'ın Meis adası konusunda UNCLOS uygulaması ışığında kabul edilemez olan tutumunun bir nedeni Ege'deki adalar için bir örnek/emsal teşkil etmemesi olabilir. Yunanistan Meis konusunda uzlaşmacı tutum sergilediği takdirde, Türkiye olarak Girit Adasının deniz yetki alanını tanımalıyız görüşündeyim. Yunan adalarının en büyüğü (8450 km kare) ve nüfusu en fazla (635 bin) olan Girit'in ana karalar gibi deniz yetki alanına sahip olması uluslararası hukuk ve uygulamaya uygundur. Türkiye'nin buna göre tutum alması, AB ve ABD ile diyalogunda etkinliğini arttıracaktır. Böylece Meis Adasına ilişkin görüşümüz anlayışla karşılanacak, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de hakkı olan deniz yetki alanlarının elinden alınmak istenmesinde AB ve ABD'nin hiçbir çıkarı olmadığı vurgulanabilecektir. Yunanistan'ın da Ege Adaları için emsal yaratmama kaygısı bir ölçüde giderilebilecektir.

Meis ve Girit adalarını kapsayan böyle bir Türk-Yunan sınırlandırma uzlaşısına varılması durumunda, Türkiye'nin Akdeniz'in ortay hattına kadar uzanan, yaklaşık 250 mil genişliğinde deniz yetki alanına sahip olacaktır. Ortay hatta Türk ve Mısır deniz alanları buluşacaklardır. Türk-Yunan yetki alanları Girit ile ortay hat ilkesi uygulanarak sınırlandırılabilir. Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin yetki alanının Doğu'da Kıbrıs ile sınırlandırılması ise Kıbrıs sorununun çözümü gerçekleşmeden mümkün olmayacaktır.

Halen AB dönem başkanlığı olan Almanya'nın Türk-Yunan diyalogunu başlatma yönünde yaptığı girişim, Yunanistan Başbakanının girişime olumlu yaklaşması, öte yandan AB Dış Politika Temsicisi Borell'in aynı yönde paralel çabaları, diplomasiye öncelik vermek için uygun zemin oluşmakta olduğuna işaret etmektedir. Bu girişimlere destek olarak makul ve uzlaşmacı tutum sergilememiz, Doğu Akdeniz’deki meşru hak ve çıkarlarımızı koruyacak, baskı ve yaptırımlara hedef olmayı önleyecek ve dış ilişkilerde mevcut ve yeni bazı gerginlikleri gidermeye yardımcı olacaktır.

 

Eklenme tarihi: 29 / 07 / 2020
Haber Okunma: 453







Önceki: Die Pandemi des Populismus : Autoritarismus oder Zusammenbruch?/Popülizmin Pandemisi: Otoriterleşme mi Çöküş mü?
Sonraki: 2008 Rusya–Gürcistan Savaşı