ULUSLARARASI İLİŞKİLER ANALİZ PORTALI 
                                     

Avrupa’da Derinleşen Görüş Ayrılıklarının Gölgesinde: 2020 Münih Güvenlik Konferansı Notları


Ahmet Ziya Akın*

1963 yılından bu yana yılda bir defa düzenlenen ve “güvenlik politikalarının Davos’u” olarak adlandırılan Münih Güvenlik Konferansı katılımcı ülkelere uluslararası siyaset ve güvenlik politikalarının, küresel güvenlik sorunlarının ve çözümlerinin tartışıldığı önemli bir diyalog ortamı sunmaktadır. Geçtiğimiz günlerde 14 Şubat-16 Şubat 2020 tarihleri arasında gerçekleştirilen ve 56. kez düzenlenen konferansın gündeminde önemli tartışmalar ve güncel meselelere ilişkin detaylar yer almıştır.

Her şeyden önce bu sene ilk kez Kuzey Kore’nin de katılım sağladığı gözlerden kaçmamıştır. Bu sebeple Avrupa’nın tartışmakta olduğu güvenlik meselelerinin Doğu Asya bölgesinden Kuzey Kore temsilcileri tarafından da takip edilmeye başlanması, gelecekte Avrupa ve Kuzey Kore arasında oluşması muhtemel bir diyalog zemininin oluşmasına da zemin hazırlanmıştır. Diğer yandan 2020 yılının ilk aylarında yaşanan Kasım Süleymani’nin öldürülmesi ile fitili ateşlenen krizin tarafları konumundaki İran ve ABD’nin temsilcilerinin de yer aldığı 56. Münih Güvenlik Konferansı, Ortadoğu merkezli sıcak çatışmaların sınır ötesi etkilerinin de diğer devletler tarafından ele alınabileceği bir ortam sunmuştur.

Genel manada bakıldığında, bu sene gerçekleştirilen konferans öncesinde hazırlanan raporun detaylarında Avrupalı devletlerin uluslararası sistem içerisindeki krizlere karşı “değerler ve stratejiler” ekseninde bir çelişki içerisinde olduğu vurgusu göze çarpmaktadır. Avrupa’da son birkaç sene içerisinde yükselişe geçen aşırı sağ siyasi hareketlerin ve partilerin  siyasal alanda yeterince izole edilememesi, Rusya ve Çin’in küresel ekonomide artan paylarına paralel olarak  siyasal etki alanlarının sınırları ötesine geçmesi, otoriter yönetimlerin ivme kazanması, uluslararası toplumun ortak değerlerinin Batılıı değerlerden giderek uzaklaşması gibi meseleler de birer güvenlik sorunu olarak ele alınmıştır. ABD, Çin,Rusya ve Avrupa’nın önemli aktörler olarak değerlendirildiği raporda, Akdeniz’deki enerji arama faaliyetleri nedeiyle artan gerilim, Ortadoğu’da Kasım Süleymani’nin öldürülmesiyle birlikte patlak veren ABD-İran çatışması, Güney Asya’da Afganistan ve Pakistan’daki terör örgütlerinin faaliyetleri ve Çin’in bölgede artan etkisi ayrı ayrı başlıklar altında tartışılmıştır. Öte yandan yeni yeni ele alınan bir mesele olarak uzay güvenliği meselesi dikkat çekmekle birlikte iklim değişikliği, aşırı sağın yükselişi, teknoloji ve inovasyon konularına da değinildiği görülmektedir.

Tüm bu tartışılan meselelerin ortak noktalarından birisi de normatif bir proje olarak nitelendirilen liberal demokrasiler içerisinde liberal değerlerin giderek etkisini kaybettiği yönündeki görüştür. Güvenlik uzmanları tarafından ortaya atılan bu görüş 56. Münih Güvenlik Konferansı’nın ana temasını oluşturmaktadır. Bununla birlikte bahsedilen liberal değerlerin yeniden Avrupa içerisinde yaygınlaştırılmasının Almanya ve Fransa arasındaki uzlaşıya bağlı olduğu da ayrıca belirtilmektedir. Aksi takdirde Çin’in, Batı'nın egemen olduğu kurumlara meydan okuyan “paralel” kurumların oluşma sürecinin başarıya ulaşabileceği belirtilmiştir[1].

Münih Güvenlik Konferansı raporunda belirtilen bir diğer nokta Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden antlaşmasız olarak ayrılması ile sonuçlanan Brexit sürecinin hem Avrupa Birliği içerisindeki üye ülkelerin Avrupa merkezli değerlerin savunulması noktasında tek ses olabildiği ancak bu sürecin Avrupa Birliği ortak güvenlik politikasına zarar verdiği vurgulanmıştır.[2] Avrupa Birliği’nin Brexit benzeri krizlerin aşılması sürecinde daha aktif bir bir politika yürütmesi gerektiğine değinilmiştir. Bu noktada özellikle Brexit sürecinde Almanya ve Fransa’nın Birleşik Krallık’a yönelik tavırlarının ve stratejilerinin farklı olması eleştirilmiştir. Brexit sürecibur noktada Batı'yı bir arada tutan sütunların ne olduğu sorusunu da tekrardan gündeme getirmiştir. Liberal demokrasi ve insan haklarına saygı, üyelerin serbest piyasa temelinde birbirlerine olan taahhütü, ekonomi ve uluslararası kurumlarda uluslararası işbirliğine olan inanç gibi temel değerlerin Avrupa Birliği’ni hala bir arada tutma işlevini yerine getirip getirmediği, eğer bir arada tutuyorsa bu değerlere ne kadar sadık kalınıp kalınmadığı bugünlerde sıkça dile getirilen sorular arasında yer almaktadır.

“Bizler, 18. yüzyıldan beri batı hegemonyası üzerine kurulu bir uluslararası düzen içerisindeydik […]. İşler değişiyor.” Bu açıklamayı dile getiren Macron, aslına bakıldığında Westfalyen düzenin temelleri üzerine kurulu olan Avrupa hegemonyasının 21. yüzyıl itibariyle zayıflamakta olduğunu kabul etmiş gibi görünmektedir. Macron’un da ifade ettiği üzere değişen güvenlik algıları beraberinde ulusal ve (AB açısından ulus-üstü) çıkarların yeniden tanımlanmasını gerektirmiştir. Uluslarararası sistem içerisinde meydana gelen göçmen krizi, Brexit meselesi, Avrupa’da aşırı sağın yükselişi, dünyada meydana gelen pandemi niteliğindeki Covid-19 virüs salgını gibi krizlerin Avrupa Birliği düzeyinde kolay ve etkin bir biçimde çözülemediği görülmüştür. Bunun sonucunda Avrupa Birliği üyesi devletlerin kendilerini olumsuz etkileyen meseleler karşısında ulusal politikalarının farklılaştığı göze çarpmaktadır. Avrupa Birliği’nin lider ülkelerinden birisi olan Almanya’nın birliğin sorunlarına “net cevaplar” verememiş olması da eleştirilmiştir. Macron’un bu durumu açıksözlü bir biçimde Münih Güvenlik Konferansı’nda dile getirmiş olması hem birlik düzeyinde hem de ulusal düzeydeki imajının daha da parladığı şeklinde yorumlanmıştır[3]. Bu doğrultuda Macron, Merkel döneminin sona ereceği 2021 yılından itibaren Avrupa Birliği karar alma mekanizması içerisinde daha etkin ve aktif bir rol almaya çalışacak bir lider profili çizmektedir.

Son olarak, diğer bir önemli nokta, belki de soru işareti, Merkel’in AB içerisinde belirli bir denge içerisnde tuttuğu Atlantik ilişkileri Merkel sonrası dönemde kimin aleyhine değişecektir? ABD başkanı Trump’ın AB üyesi ülkelerin NATO harcamalarına olan katkısını eleştirmesiyle birlikte Merkel’in Avrupa Birliği’nin dev ekonomik gücünü bir çırpıda NATO’ya aktarmayacağı ortada iken, Merkel sonrası dönemde Avrupa Birliği dış politikası Atlantik ilişkilerinin çizgisine mi sabitlenecektir yoksa yeniden AB’nin tek ses haline gelerek daha bağımsız politikaların ortaya atılması mı hedeflenecektir? Bu soruların cevabı önümüzde yer alan uzun süreç içerisinde şekillenecek olmakla birlikte, Macron’un aslında tüm üye ülkeler nezdinde bir soru işareti olarak kabul edilen meseleleri açık bir şekilde 56. Münih Güvenlik Konferansı’nda dile getirmesi Avrupa Birliği içerisindeki siyasi ve kurumsal sorunların çözülmesi için önemli bir fırsat niteliğinde olabilir.

 *Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Öğrencisi               

Kaynakça

[1] Munich Security Report 2020: Westlessness. Erişim Adresi: https://securityconference.org/assets/user_upload/MunichSecurityReport2020.pdf. (18 Mart 2020 tarihinde erişildi.) s.16

[2]  Munich Security Report 2020: Westlessness. Erişim Adresi: https://securityconference.org/assets/user_upload/MunichSecurityReport2020.pdf. (18 Mart 2020 tarihinde erişildi.) s.17

Eklenme tarihi: 18 / 04 / 2020
Haber Okunma: 516







Önceki: Pandemiler: Yeni Bir Güvenlik Tehdidi(mi?)
Sonraki: Darbeler Bölgesi Latin Amerika